Duygu duymak ne demek ?

Emir

New member
Duygu Duymak Ne Demek? Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Ekseninde Empati ve İnsan Olmak Bazen bir insanın ne söylediğini duyarız ama ne hissettiğini anlayamayız. Bir arkadaşımız yaşadığı haksızlığı anlatırken hemen çözüm üretmeye çalışır, bir kadın iş yerinde karşılaştığı ayrımcılığı dile getirdiğinde ona fazla hassas olduğunu söyleriz ya da maddi sıkıntılar yaşayan birinin yaşadıklarını yeterince çaba göstermemesiyle açıklarız. Oysa karşımızdaki insanın sözlerini işitmekle onun duygularını gerçekten anlamaya çalışmak aynı şey değildir. Duygu duymak, tam da bu ayrımın üzerinde durmamızı sağlayan bir kavramdır. Duygu duymak, en basit ifadeyle, bir insanın yaşadığı duyguları fark etmek, anlamlandırmak ve bu duyguların arkasındaki deneyimlere duyarlı olmaktır. Ancak bu kavramı yalnızca bireysel bir empati meselesi olarak görmek eksik kalır. Çünkü hepimiz duygularımızı aynı özgürlükle ifade edemeyiz. Kimi insanlar öfkelendiğinde kararlı, kimi insanlar aynı şekilde tepki verdiğinde saldırgan olarak değerlendirilir. Kimi insanların korkuları ciddiye alınırken kimilerinin korkuları küçümsenir. Toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, yaş, engellilik ve kültürel çevre gibi faktörler, kimin duygusunun duyulacağını ve kimin sessiz kalmaya zorlanacağını belirleyebilir. Bu nedenle duygu duymak yalnızca bir insanın ne hissettiğini anlamak değildir. Aynı zamanda o duygunun hangi koşullarda ortaya çıktığını, kişinin hangi toplumsal engellerle karşılaştığını ve neden bazı insanların kendilerini anlatırken diğerlerinden daha fazla çaba göstermek zorunda kaldığını sorgulamaktır. Duygu Duymak ile Empati Arasındaki Fark Nedir? Empati, başka bir insanın duygularını ve bakış açısını anlamaya çalışma becerisi olarak düşünülebilir. Duygu duymak ise bu anlayışın ötesine geçerek kişinin deneyimini gerçekten dikkate almayı, gerektiğinde kendi varsayımlarını sorgulamayı ve karşısındaki insana alan açmayı da içerir. Bir kadın, toplantılarda sözünün sık sık kesildiğini anlattığında ona hemen daha özgüvenli olması gerektiğini söylemek, sorunu bireysel bir eksikliğe indirgemektir. Duygu duymak ise önce şu soruları sormayı gerektirir: Bu durum ne sıklıkta yaşanıyor? Aynı davranış erkek çalışanlara karşı da gösteriliyor mu? Kadın, kendisini savunduğunda nasıl değerlendiriliyor? İş yerinde söz hakkını ve görünürlüğü kimler daha kolay elde ediyor? Benzer biçimde, işsiz kalan bir kişiye yalnızca yeni bir iş aramasını söylemek, onun yaşadığı kaygıyı anlamak için yeterli değildir. Kişinin eğitim olanakları, yaşadığı bölgedeki istihdam koşulları, bakım sorumlulukları ve ekonomik güvencesi de değerlendirilmelidir. Burada önemli bir ayrım vardır: Bir insanın duygusunu anlamak, onun bütün yorumlarını sorgusuz sualsiz kabul etmek anlamına gelmez. Bir kişinin yaşadığı korkuyu ciddiye alabilir, ancak korkusundan hareketle başka bir gruba yönelik önyargılı davranmasını desteklemeyebiliriz. Sağlıklı bir duygu duyma yaklaşımı hem duygulara saygı gösterir hem de davranışların sonuçlarını eleştirel biçimde değerlendirebilir. Toplumsal Cinsiyet: Kimin Duyguları Daha Fazla Duyuluyor? Duyguların ifade edilme biçimi, çocukluktan itibaren toplumsal cinsiyet normlarıyla şekillenir. Birçok kültürde kız çocuklarının başkalarını düşünmesi, ilişkileri koruması ve duygularını konuşması teşvik edilirken erkek çocuklarına güçlü olmaları, ağlamamaları ve sorunlarını kendi başlarına çözmeleri gerektiği öğretilir. Bu kalıplar her ailede aynı şekilde görülmez; ancak yaygın olduklarında hem kadınların hem de erkeklerin duygusal yaşamını sınırlandırabilir. Kadınlardan sıklıkla anlayışlı, sabırlı, uzlaştırıcı ve fedakâr olmaları beklenir. Aile içinde bir tartışmayı yatıştırmak, arkadaşların sorunlarını dinlemek, çocukların duygusal ihtiyaçlarıyla ilgilenmek ve iş yerinde ilişkileri düzenlemek çoğu zaman onların görünmeyen sorumlulukları arasına girer. Kadın bu sorumlulukları yerine getirdiğinde bunun doğal bir özellik olduğu düşünülebilir; yerine getirmediğinde ise bencil, soğuk veya ilgisiz olarak etiketlenebilir. Arlie Russell Hochschild'in The Managed Heart (1983) adlı çalışması, duygusal emeğin nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemli bir kaynaktır. Hochschild, özellikle hizmet sektöründe çalışanların yalnızca fiziksel ya da zihinsel emek değil, işverenin beklentileri doğrultusunda duygularını ve duygusal ifadelerini de yönetmek zorunda kaldıklarını inceler. Bu yaklaşım, duygusal emeğin neden belirli mesleklerde ve toplumsal rollerde görünmezleştiğini anlamamıza yardımcı olur. Örneğin, yoğun bir iş gününün ardından eve dönen bir kadının çocukların ihtiyaçlarını takip etmesi, aile üyeleri arasındaki gerilimi yönetmesi ve herkesin ruh hâlini gözetmesi beklenebilir. Buradaki sorun, kadınların doğaları gereği daha duyarlı olması değildir. Asıl mesele, bu sorumlulukların kimlere verildiği ve ne ölçüde paylaşıldığıdır. Öte yandan erkeklerin duygusal deneyimleri de toplumsal cinsiyet kalıpları nedeniyle göz ardı edilebilir. Üzüntüsünü ifade eden bir erkeğe zayıf olduğu söylenebilir; yardım isteyen bir erkek, kendi sorunlarını çözemeyen biri gibi görülebilir. Bu baskılar, erkeklerin yalnızlıklarını, korkularını ve kırılganlıklarını dile getirmelerini zorlaştırabilir. Duygularını bastırmak zorunda kalan bir insan, zamanla kendi ihtiyaçlarını tanımakta veya başkalarının ihtiyaçlarına karşılık vermekte güçlük çekebilir. Burada kadınların ve erkeklerin aynı deneyimleri yaşadığını söylemek doğru olmaz. Kadınlar, erkekler ve farklı cinsiyet kimliklerine sahip kişiler toplumsal normlardan farklı biçimlerde etkilenir. Aynı zamanda her grubun içinde sınıf, etnik köken, yaş, cinsel yönelim ve kişisel yaşam koşulları bakımından önemli farklılıklar bulunur. Bu nedenle kadınların deneyimlerini anlamaya çalışırken empatiye, erkeklerin duygusal güçlüklerini ele alırken ise çözüm yollarına odaklanmak yararlı olabilir; ancak bu, cinsiyetlere sabit roller atamak anlamına gelmemelidir. Kadınlar da somut çözümler geliştirebilir, erkekler de derin bir empati kurabilir. İhtiyaç duyulan yaklaşım, kişinin cinsiyetinden çok yaşadığı duruma ve kendisinin neye ihtiyaç duyduğuna göre belirlenmelidir. Irk, Etnik Köken ve Önyargılar: Herkes Aynı Şekilde mi Dinleniyor? Bir kişinin duygularının ciddiye alınması, yalnızca nasıl konuştuğuna veya ne söylediğine bağlı değildir. Dinleyicinin o kişi hakkında taşıdığı önyargılar da belirleyici olabilir. Irkçılık ve etnik ayrımcılık, insanların davranışlarının nasıl yorumlandığını, hangi duygularının meşru kabul edildiğini ve ne ölçüde güvenilir bulunduklarını etkileyebilir. Örneğin, aynı biçimde itiraz eden iki çalışandan biri kendisini savunan ve kararlı bir kişi olarak değerlendirilirken diğeri öfkeli, tehditkâr veya uyumsuz olarak etiketlenebilir. Bu değerlendirme farkının her durumda ırkçılıktan kaynaklandığını söylemek mümkün değildir. Ancak benzer davranışların farklı gruplara mensup kişilerde farklı yorumlanması, ayrımcılığın nasıl işleyebileceğini gösteren önemli bir sorudur. Araştırmalar bu konuda dikkat çekici bulgular ortaya koymuştur. Jennifer L. Eberhardt ve çalışma arkadaşlarının 2004 yılında yayımlanan araştırması, siyah erkeklerle ilgili düşüncelerin suç algısıyla ilişkisini incelemiştir. Çalışma, ırksal çağrışımların bazı koşullarda suçla ilgili değerlendirmeleri etkileyebildiğini göstermiştir. Bu bulgu, önyargıların yalnızca açıkça ifade edilen düşmanca tutumlardan ibaret olmadığını; algı ve yorumlama süreçlerinde de rol oynayabildiğini düşündürür.
 
Üst